banner56

Sigaranın Hükmü Bağlamında Haram ve Mekrûh Kavramları

Sigaranın Hükmü Bağlamında Haram ve Mekrûh Kavramları

Diyanet İşleri Başkanlığının yayınlamış olduğu “sigara içen görevlilerin hacca ve umreye görevlendirilmeyeceği” şeklindeki yazısından ve Diyanet İşleri Başkanı Sayın Ali Erbaş’ın açıklamalarından sonra, sigaranın hükmü meselesi yeniden gündeme gelmiş, Diyanet İşleri Başkanlığının bu kararına ya da sigaraya haram hükmü verilmesine destek verenler olduğu gibi bu kararı ya da hükmü yanlış bulanlar da olmuştur.

Diyanet İşleri Başkanlığının “sigara içen görevlilerin hacca ve umreye gönderilmeyeceği” yönündeki kararının ve bu kararı kamuoyu önünde açıklamasının doğru olup olmadığı bir yana, sigaranın haram mı mekrûh mu olduğu yönünde yazılıp çizilenler, yapılan tartışmalarda bir kavram kargaşasının yaşandığını göstermektedir.

XVI. yüzyılın sonlarından itibaren İslâm dünyasında tütün mâmullerini kullanma alışkanlığının yaygınlaşmasıyla birlikte tütün kullanımının dinî ve hukukî hükümleri konusunda âlimler arasında etkileri günümüze kadar süren yoğun tartışmalar başlamış, konuyla ilgili görüş bildiren âlimler temelde tütünün mubah, mekrûh ve haram olduğu şeklinde üç görüş belirtmişler, zamanla tıbben sigaranın sağlığa zararlı ve sağlık açısından tehlikeli olduğunun ortaya çıkması sebebiyle sigaranın mübah olduğu görüşü terk edilmiş, mekrûh mu haram mı olduğu konusunda çeşitli görüşler ortaya konmuştur. Özellikle son 10-15 yıldır her geçen gün sigaranın yeni yeni etkilerinin farklı hastalıklara sebep oluşunun tespiti ve sürekli gündeme getirilmesi, devlet politikası olarak sigaranın kullanımının engellenmesi ya da azaltılması adına çeşitli uygulamaların gündeme getirilmesi ve kapalı alanlarda sigara içilmesinin yasaklanması gibi sebeplerle, sigaranın haram olduğu hükmü, belki de konjonktürel olarak daha ön plana çıkmış, mekrûhtur hükmü hafif bulunur olmuştur.(1)

Bilindiği gibi haram ve mekrûh kavramları, Fıkıh Usûlü ilminde teklîfî hükümler içerisinde yer alan iki kavramdır. Hanefîler dışındaki fıkıh usûlü âlimleri genel olarak teklîfî hükümleri “Vücûp, Nedb, İbâha, Kerâhe, Tahrîm” şeklinde beşli bir taksimle ele alırken, Hanefî fakihler ise, “Farz, Vacip, Sünnet, Müstehab, Mübah, Mekrûh, Haram” şeklinde yedili bir taksimle ele alırlar ve Mekrûhu da, Tahrîmen Mekrûh ve Tenzîhen Mekrûh diye ikiye ayırırlar. Konumuz açısından Farz ve Vacip kavramlarıyla Haram ve Mekrûh kavramlarının üzerinde durulması ve anlaşılması önem arz etmektedir.

Yine bilindiği üzere teklîfî hükümlerde Farz ve Vacip ayırımı Hanefîlere mahsus bir ayırımdır ve Vacip, Farz ile Sünnet arasında bir kategori olarak değerlendirilmiştir. Diğer mezhepler ise Farz ile Sünnet arasında ayrı bir kategori belirlememişlerdir. Hanefîlerin bu yaklaşımı onların Haram ve Mekrûh kavramlarını değerlendirmelerine de yansımıştır. Hanefîler, Mekrûhu, Tahrimen Mekrûh ve Tenzihen Mekrûh şeklinde ikiye ayırmışlar, Tenzihen Mekrûhu Helâle yakın Mekrûh, Tahrimen Mekrûhu da Harama yakın Mekrûh olarak ifade etmişlerdir. Hanefî literatüründe Mekrûh kavramı mutlak olarak kullanıldığı zaman bununla Tahrimen Mekrûh kastedilir. Ayrıca İmam Muhammed’in, Mekrûh kavramını, kat’î nassla sabit olmadığı için Haram mukabilinde kullandığı nakledilir.

Aslında Hanefîlerin Farz-Vacip ve Haram-Mekrûh ayırımında Haram, Farzın simetriğini Mekrûh da Vacibin simetriğini oluşturmaktadır. Yani Haram rütbece Farz mukabilinde, Mekrûh da Vacip mukabilinde değerlendirilmektedir ki, İbnü’l-Hümâm ve İbn Nüceym gibi âlimler bunu açıkça ifade etmişlerdir.(2)

Hanefîlere göre Farz, sübût ve delâleti kat’î delille bağlayıcı/kesin olarak yapılması istenilen, Vacip ise sübût ya da delâletinde zannilik bulunan bir delille bağlayıcı/kesin olarak yapılması istenilen şey diye tarif edilir ve gerek Farzı gerek Vacibi terk edenin cezalandırılacağı ifade edilir.(3)

Hanefîler, Farz ve Vacip ayırımına paralel olarak Haram ve Mekrûh kavramlarını da delilin kat’î ya da zannî oluşuna göre tanımlamışlar; sübût ve delâleti kat’î delille nehyedilen şeyi Haram, sübûtu ya da delâleti zannî delille nehyedilen şeyi de Mekrûh kavramıyla ifade etmişlerdir. Hanefîler’in terminolojisindeki Tahrîmen Mekrûh, Hanefîler dışındaki âlimler tarafından Haram kapsamında mütalaa edilmekte, Tenzîhen Mekrûh ise Hanefîler dışındaki âlimlerin Mekrûh dediğine karşılık gelmektedir.

Mekrûh kavramı mutlak olarak kullanıldığında, bununla Tahrimen Mekrûh kastedilmekte ve Haram Farzın simetriği Mekrûh da Vacibin simetriği olarak kullanılmaktadır. Bu durumu Sadruşşeria, "وهو إلى الحرمة أقرب، وعند محمد لا بل هذا حرام لكن بغير القطعي كالواجب مع الفرض" “Tahrimen mekrûh, harama yakındır. Ancak İmam Muhammed’e göre aksine bu da haramdır, fakat farza nazaran vacipte olduğu gibi kat’î olmayan delille sabit olmuştur” ifadeleriyle açıkça belirttiği gibi,(4) Teftâzânî de, " وعن محمد ليس المكروه كراهة التحريم إلى الحرام أقرب بل هو حرام ثبتت حرمته بدليل ظني فعنده ما لزم تركه إن ثبت ذلك بدليل قطعي يسمى حراما وإلا يسمى مكروها كراهة التحريم كما أن ما لزم الإتيان به إن ثبت ذلك فيه بدليل قطعي يسمى فرضا وإلا يسمى واجبا" “İmam Muhammed’den rivayet edildiğine göre tahrimen mekrûh, harama yakın mekrûh değildir. Aksine o, haramlığı zannî delille sabit olan şeydir. Ona/İmam Muhammed’e göre, kat’î delille yapılması istenilen şeyin farz olarak kat’î delille sabit değilse vacip olarak isimlendirilmesi gibi terk edilmesi kat’î delille sabit olan şey haram, aksi takdirde tahrimen mekrûh olarak isimlendirilir” ifadeleriyle meseleye dikkat çekmektedir.(5) İmam Muhammed’den rivayet edilen bu ifadelerin benzeri İmâm-ı Âzam’dan da nakledilmektedir. İmam Ebû Yusuf’tan rivayet edildiğine göre o, Ebû Hanife’ye, “bir konuda “ben ondan hoşlanmıyorum/onu mekrûh görüyorum” dediğin zaman o konudaki görüşün/hükmün nedir?” diye sormuş, İmâm-ı Âzam da, “tahrîm/haram olmasıdır” şeklinde cevap vermiştir.(6) Bu anlayışın bir uzantısı olarak Hanefîler’e göre Vâcip zannî delille sabit olduğundan bunun terki de Tahrîmen Mekruh kapsamında değerlendirilmiştir.

Hanefîlerin Farz-Vacip ya da Haram-Mekrûh ayırımında en önemli hususu meselenin itikadî yönü teşkil etmektedir. Kat’î delille sabit olan Farzın ve Haramın inkârı küfrü gerektirdiği halde Vacip ve Mekrûhun inkârı küfrü gerektirmemektedir. Amel açısından ise Farz ile Vacip, Haram ile Mekrûh arasında fark görülmemektedir. Diğer bir ifade ile Farz ve Vacipleri yapmak zorunlu olup terk edenler günahkâr oldukları gibi, Haram ve Mekrûhları terk etmek zorunlu olup yapanlar günahkâr ve cezaya müstehak olurlar.

Bu durum Hanefî literatürde, “farz, ilmen/itikaden ve amelen yapılması bağlayıcı olup inkâr eden tekfir edilir. Vacip ise ilmen/itikaden değil amelen yapılması bağlayıcı olup inkâr eden tekfir edilmez. Allah’ın affettikleri hariç, farz ve vacibi terk edenler cezalandırılır.” şeklinde ifade edilmektedir.(7) Aynı durum simetrik olarak Haram ve Mekrûh için de geçerlidir. Hanefîlerin bu şekildeki taksimi ve yaklaşımları, delilin kat’îliği-zannîliği ölçüsüne dayandığı için Haramı inkâr küfrü gerektirdiği halde Mekrûhu inkâr böyle bir itikadî sonuç doğurmaz.

Ayrıca Vacibin ameli olarak Farz gibi bağlayıcı/kesin olarak yapılması gerektiğine vurgu olarak Hanefî literatürde Vacip hükümler için “amelî farz” ifadesi kullanılmaktadır.(8) Vacip ile ilgili bu durum Mekrûh hükmü için de geçerlidir. Zira yukarıda da ifade ettiğimiz gibi Mekrûh, Vacip mertebesindedir ve hüküm olarak Vacibin simetriğini oluşturmaktadır.

Yaptığımız açıklamalardan da anlaşılmaktadır ki, sigara ve benzeri meselelerde ister Haram ister Mekrûh hükmü verilsin, amel etme açısından iki hüküm arasında fark bulunmamaktadır. Haram diyenler, yasak olmasına dikkat çekerken, Mekrûh diyenler delillerin kat’îliği-zannîliği hususuna dikkat çekmekte ve hassasiyet göstermektedirler. Haram diyenler de, bunun itikadî bir Haram olmadığı; diğer bir ifade ile itikadî bir sonuç doğurmayacağını, inkâr edenin tekfir edilmeyeceğini bilmektedirler. Müşahhas olarak sigara örneğinden yola çıkarak söylersek, ısrarla sigara haramdır diyenler de, sigaranın haramlığını kabul etmeyen/inkâr eden kişilerin tekfir edilemeyeceğini söyleyeceklerdir.

Burada şu hususa da vurgu yapalım ki, “mekrûh” kelimesinin sözlük anlamı her ne kadar “hoş olmayan/hoş görülmeyen” şey demek olsa da ıstılah/şer’î anlamı “sübûtu ya da delâleti zannî bir delille bağlayıcı/kesin olarak nehyedilen/yasaklanan şey” demektir ve Hanefî literatürde “harama yakın” ya da “haram mukabilinde” değerlendirilmektedir. Bu yaklaşımla Mekrûh da Haram gibi kaçınılması zorunlu olan bir hükümdür ve uymayanlar günahkâr olup cezaya müstehak olurlar. Burada dikkat edilmesi gereken husus, Haram ile Mekrûh arasında amelî açıdan fark olmaması, aralarındaki farkın itikâdî sonuç doğurup doğurmaması hususudur. Yoksa kelime/sözlük anlamından yola çıkarak “nasıl olsa Mekrûh hoş olmayan şey/hoş görülmeyen şey demektir, yapılsa da önemli değil” gibi bir anlayış ve davranış doğru değildir ve dini hassasiyetle bağdaşmaz.

Düşünce Akla Düşünce

--- “Kendi tarih ve coğrafyalarına karşı cehâlet ve ihânet içinde olan milletlere her zaman bir Lawrence hediye edilir... ..." (İhsan Fazlıoğlu)

--- Kavuşmak istediği gül olanın, inlemesi bülbül gibi olur... (Âşık Paşa)

--- Düşüncenin üstesinden gelemeyen, düşünenin üstesinden gelmeye çalışır... (Paul Valery)

Selam ve duâ ile…

21.02.2019

_______________________________________________________

(1) Sigara/tütün hakkında geniş bilgi için Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisinin “Tütün” maddesi okunabilir. DİA, XXXXII, 1-9.

(2) İbnü’l-Hümâm, Fethu’l-Kadîr, I, 231, 416, II, 14, Dâru’l-fikr, Tarihsiz; İbn Nüceym, el-Bahru’r-râik, I, 262, 323, III, 111, Dâru’l-kütübi’l-islâmî, Tarihsiz; İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, I, 142, Beyrut 1415/1995.

(3) Pezdevî, el-Usûl, s. 136, 137, Karaçi, Tarihsiz; Serahsî, el-Usûl, I, 110, 111, Beyrut 1414/1993; Sadruşşeria, et-Tavdîh, II, 257, (Taftâzânî’nin et-Telvîh’i ile birlikte), Beyrut 1416/1996.

(4) Sadruşşeria, et-Tavdîh, II, 264.

(5) Taftâzânî, et-Telvîh, II, 264, Beyrut 1416/1996.

(6) Serahsî, el-Mebsût, XI, 233, Beyrut 1414/1993; İbn Emîr Hâcc, et-Takrîr ve’t-tahrîr, II, 107, Beyrut 1417/1996.

(7) Pezdevî, el-Usûl, s. 136, 137; Sadruşşeria, et-Tavdîh, II, 259; Abdülaziz el-Buhârî, Keşfü’l-esrâr, II, 303, Dâru’l-kütübi’l-islâmî, Tarihsiz; İbn Emîr Hâcc, et-Takrîr ve’t-tahrîr, II, 108.

(8) Örnek olarak: İbn Nüceym, el-Bahru’r-râik, I, 262, II, 59, II, 60, 97, ; İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, I, 106, 180, 390, 481, II, 70, 77, IV, 42.

YORUM EKLE
YORUMLAR
Suat kürekçi
Suat kürekçi - 6 ay Önce

Hocam teşekkürler aydınlattığınız için..birde fuhuş...kumar her yönüyle görmezden geliniyor..hatta bazı dengesizler bir defayla bi şey olmaz diyerek mide bulandırıyor..sizin görüşleriniz nedir..Dinimiz de kesin hükümleri olan bu pis işler yani fuhuş/livata/kumar katli vacip mi....

Mustafa önder
Mustafa önder - 6 ay Önce

Yazıyı sabırla okudum konu ile alakalı kısım çok kısa hükümler ise uzun olmuş. Sözün kısası Ekser ulema tahminen mekruh ve haram demiş israf haram vücuda işkence kul hakkı var mı var haram dır. Nokta içenlere ikrahını versin içmeyenleri de rabbim kötü alışkanlıklardan uzak eylesin