Sahabe Kavlinin/Görüşünün Kaynak/Delil Değeri

 Bir önceki iki yazımızda Sünnet kavramı çerçevesinde sahabenin kilit rolünü ele almış; vahye şahitlik eden nesil olarak bu dinin anlaşılması ve uygulanması hususunda sahabenin önem ve fonksiyonuna dikkat çekmiştik. Bu yazımızda da herhangi bir meselenin dini vasfı/hükmü belirlenirken sahabe kavlinin/görüşünün etkisi, diğer bir tabirle sahabe kavlinin/görüşünün kaynak/delil değeri üzerinde durmak istiyoruz.

Sahabi kavlinin kaynak/delil değeri üzerinde usûl âlimleri ihtilaf etmiş olup, konuyla ilgili çeşitli görüşler ortaya koymuşlardır. Ancak sahabi kavlinin kaynak değeri hususunda “delildir ya da delil değildir” şeklinde genel geçer süpürücü bir hüküm doğru değildir. Zira konunun farklı boyutları vardır ve âlimlerimiz tarafından konu bu farklı boyutlarıyla ele alınmıştır.

Sahabe kavlinin/görüşünün kaynak/delil değeri konusunun,

a- sahabi kavlinin re’y ve ictihadla bilinemeyecek bir konuda olması

b- sahabi kavlinin re’y ve ictihadla bilinebilecek bir konuda olması

c sahabi kavlinin başka bir sahabi için delil olması

d- sahabi kavlinin diğer nesiller için delil olması

boyutlarıyla düşünülmesi ve ele alınması gerekmektedir.

a ve c maddelerinde verdiğimiz sahabi kavlinin re’y ve ictihadla bilinemeyecek bir konuda olması ile sahabi kavlinin başka bir sahabi için delil olması hususlarında ihtilaf olmayıp, re’y ve ictihadla bilinemeyecek bir konuda sahabi kavlinin kaynak/delil olduğu hususuyla sahabi kavlinin başka bir sahabi için kaynak/delil olmadığı hususunda âlimler ittifak halindedirler.

Sahâbî kavlinin, re'y ve ictihad ile kavranamayacak bir konuda olması halinde, bunun kaynak olduğunu ve ona göre amel etmek gerektiğini bütün bilginler ihtilafsız kabul ederler. Zira böyle bir durumda ilk ihtimal, sahabi kavlinin Hz. Peygamber'den duyulan bir bilgiye dayanmış olmasıdır. O halde bu bir nevi Sünnet sayılır. Sünnet ise bütün müslümanların ittifakı ile şer'î hüccetlerin en kuvvetlilerindendir. Hanefî bilginler bu nevi sahabi kavli için, asgarî hayız süresinin üç gün olduğuna dair Abdullah b. Mes'ûd'dan ve hamilelik süresinin iki yıldan bir lahza bile fazla olamayacağına dair Hz. Ayşe'den rivayet edilen görüşleri örnek gösterirler. Çünkü dinî konulardaki miktarlar re'y ve akıl ile bilinemez. Bu gibi hususlarda sahâbî görüş belirtmiş ise, bu onun Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem'den duyduğu bir bilgiye dayandığını gösterir.

Yine bilginler ittifak etmişlerdir ki, bir sahabinin kavli diğer sahabe müctehidleri için bağlayıcı olamaz. Çünkü onlar birçok meselede İhtilâf etmişler, bazıları diğer bazılarından farklı görüşlere sahip olmuşlardır. Eğer birisinin kavli, diğer müetehid sahabilere karşı hüccet teşkil etse idi böyle bir ihtilâf caiz olmazdı.

Esasen bilginlerin bu konuda ihtlâf ettikleri nokta b ve d maddelerinde verdiğimiz re'y ve ictihada dayanan sahabi kavlinin, sahabeden sonra gelen nesiller için bağlayıcı bir kaynak/delil teşkil edip etmeyeceği hususudur.

Re’y ve ictihada dayanan sahabe kavlinin/görüşünün sahabeden sonra gelen nesiller için bağlayıcı bir kaynak/delil olup almayacağı hususunda âlimlerimiz ihtilaf etmişler ve konuyla ilgili çeşitli görüşler ortaya koymuşlardır. Kavl-i cedidinde İmam Şâfiî, bazı Hanefîler ve Mâlikîlerden bir grup âlim, bu vasıftaki sahabi kavlinin bir kaynak olarak sayılmayacağı görüşünü benimsemişlerdir. Ancak özellikle Hanefîler, Hanbelîler ve kavl-i kadiminde İmam Şâfiî, re’y ve içtihada dayanan sahabi kavlinin de sahabeden sonra gelen nesiller için bağlayıcı bir delil olduğu görüşünü benimsemişlerdir.

Sahabi kavlinin bağlayıcı bir delil sayılmayacağı görüşünü benimseyen âlimler, sahabinin de diğer müctehidler gibi bir müctehid olduğu, herhangi bir müctehid hataya düşebildiği gibi, sahabinin de hataya düşmesinin mümkün olduğu gerekçesiyle sahabi kavlinin diğer müctehidler hakkında şer'î bir kaynak ve hüccet teşkil etmeyeceğini söylemişlerdir.

Sahabi kavlinin bağlayıcı bir delil sayılacağı görüşünü benimseyen âlimler ise, her ne kadar sahabinin de diğer müctehidler gibi hataya düşmesi muhtemel ise de, çoğunlukla sahabinin görüşünün doğru olduğu, zira sahabinin Hz. Peygamberin mektebinde yetiştiği, Arap diline hâkim olduğu, Kur'ân âyetlerinin nüzûl ve hadislerin vürûd sebeplerine vâkıf olduğu, Hz. Peygamber'in davranışlarını bizzat müşahede edip söylediklerini dinledikleri ve şer'î hükümlerin gayelerini kavradıkları, bu özelliklerin daha sonra gelen müctehidlerin hiçbirinde bulunmayacağı gerekçesiyle sahabi kavlinin/görüşünün diğer müctehidlerin görüşlerinden üstün ve diğer müctehidler için bağlayıcı olduğunu söylemişlerdir.(1)

Ayrıca sahabi kavlinin sonraki nesiller için kaynak/delil sayılıp sayılmayacağı hususunda sahâbî sözlerini/görüşlerini dört grupta ele almak mümkündür:

1- Sahâbenin bir konuda ittifak etmesi. Bu teknik olarak icmâya tekabül eder. Sahâbenin icmâya dönüşmüş sözlerinin hüccet olduğunda tartışma yoktur; ancak bu durumda hüccet sahâbî kavli değil icmâdır.

2- Sahâbenin bir konuda ihtilâfa düşmüş olması. Bu durumda sahâbîlerden birinin kavline uymanın vâcip olduğu söylenemez; çünkü kavillerden birine uyulduğu takdirde diğerine muhalefet edilmiş ve çelişkiye düşülmüş olur. Ancak bu da o konudaki sahâbe kavillerinin terk edileceği anlamına gelmez. Yaygın kabul gören görüşe göre ihtilâf etmeleri halinde sahâbe görüşlerinin dışına çıkılmaması vâciptir. İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe’den nakledilen, “sahâbenin ittifak ettiğine uyarız, ihtilâf ettiği hususlarda ise içlerinden birini seçer alırız, sözlerinin dışına çıkmayız” ifadesi bu anlama gelmektedir. Bu anlayışın temelinde, ümmetin tamamının bir dönemde topyekün hataya düşmesinin imkânsızlığının kabulü yatmaktadır.(2)

3- Bir sahâbî görüşünün diğer sahâbîlerin muhalefetiyle karşılaşmaksızın onlar arasında yaygınlık kazanması. Bu durumda sükûtî icmâ söz konusu olup bunun hüccet sayılıp sayılmaması hakkında başlıca dört görüş tesbit edilebilir; a) Hanefîlerin ve Mâlikîlerin çoğunluğu ile Şîrâzî’nin de içlerinde bulunduğu bazı Şâfiîler’e ve Ahmed b. Hanbel’e göre bu icmâ niteliğindedir, dolayısıyla hüccettir. b) Bu söz icmâ hükmünde olmamakla birlikte hüccettir. Ebû Bekir es-Sayrafî’nin aralarında bulunduğu bir kısım Şâfiîler ile Mu’tezile’den Ebû Hâşim bu görüştedir. c) Şâfiî, Dâvûd ez-Zâhirî ve Gazzâlî dahil kelâmcıların çoğunluğu ile Hanefîler’in bir kısmına göre bu söz icmâ hükmünde olamayacağı gibi hüccet de olamaz. d) Bu söz bir hâkimin hükmü ise icmâ sayılmaz, fakat bir âlimin fetvası ise icmâ olur. Bu görüş Şâfiî fakihi İbn Ebû Hüreyre tarafından savunulmaktadır.

4- Bir sahâbî kavlinin, sahâbe arasında muhalefet ya da muvafakat gördüğüne dair bir iz taşımaksızın sonraki dönemlerde nakledilip yaygınlık kazanması.  Aslında sahâbî kavlinin hüccet olup olmadığı tartışması bu dördüncü durumla ilgilidir.(3)

Yaptığımız bu izahlardan sahabi kavlinin/görüşünün, özellikle Hanefî âlimler arasında özel bir değere sahip olduğu anlaşılmaktadır. İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe’nin, “sahâbenin ittifak ettiğine uyarız, ihtilâf ettiği hususlarda ise içlerinden birini seçer alırız, sözlerinin dışına çıkmayız” ifadesinin, üzerinde düşünülmesi gereken ve İslâm’ı anlama ve yorumlamada sahabenin vazgeçilmez konumunu gösteren önemli bir ifade olduğunu düşünüyoruz.

Düşünce Akla Düşünce

--- “Doğru kararlar almak kadar bu kararları uygulayacak irade de önemlidir.”

--- "Nereye gittiğini bilen kişiye yol vermek için dünya bir yana çekilir."

--- “Gittiğin yol kolaysa, muhtemelen yanlış yoldasın demektir."

Selam ve duâ ile…

27.12.2018

_____________________________________________

(1) geniş bilgi için bak: Şa’bân, Zekiyyüddin, İslâm Hukuk İlminin Esasları, s. 214-216.

(2) Gazzâlî, el-Müsta, I, 168, 170-171.

(3) Geniş bilgi için bak: H. Yunus Apaydın, “Sahâbî Kavli”, DİA, XXXV, 500-504, İstanbul 2008.

YORUM EKLE