“… Karadağ’ın üstünde Üçkuyu’yu geçince Ulu Çukur’a ulaşılır. Yaban atların yaşadığı Ulu Çukur’a, yani yanardağın ağzına. Aynı zamanda yüzlerce metre derinliğin içindeki bir düzlükte eski bir köy görünür orada. Yüksek bir tapınağın katları gibi üst üste, taraça taraça kurulu bir köy… Bir ev ötekinin üstünde. Bir ev ötekinin sırtında. Karadağ kayalıklarında, gündoğumunda bir tuhaf ışıyan, viran olmuş evler, yıkılmış çatılar, duvarlar… Issız… Şu koca dağın ortasında yapayalnız… Evler, avlular, bahçe duvarları, bakılmadığı için kurumuş meyve ağaçlarının köklerinden çıkan mantarlar. Burada eskiden insanlar yaşarken, koyun, keçi besiciliği, bal yetiştiriciliği yapılırken, köyün dört yanında ulu armutlar, telli kavaklar, kavaklara sarılmış sukabakları, ta dağın yamacına kadar giden narlar vardı. Aylardan haziransa al al dalgalanan narçiçekleri… Yalaktan coşup geçen suyun kıyısında uzamış su naneleri… Bu köyde insanlar yaşarken kimin yarası azsa, sancısı tutsa dermanı bu çiçeklerden, otlardan bilir, buraların çiçeğini otunu ilaç bellerdi. En onmaz yaraları kurutur, içten gelen dertleri sökerdi bu otlar çiçekler… Kaya diplerinde kenger. Her bahar lavlara korlara ateşlere düşen çiçekler. Kadınla erkeğin birbirine duyduğu tensel sevginin simgesi elma… Aksakallı kocanın elinden aldığı elmanın kabuğunu yiyen kısır kadın, ikiz doğururdu. Bir elmanın kırk türünden söz edilirdi: Tavşanbaşı, kokulu misket, daldabir, alyanak, Amasya. Gelin korkutan, arapkızı, kış elması ve daha birçoğu… Bu köy şimdi bomboş: hiçbir ses, ışık, renk, devinme, hiç insan yok. Yaşanmışlığı bir kenara koyan, terk edilmenin kahrıyla yıkılıp dökülen bu viran evler kimsesizliğin kapkara yalnızlığında dökülüp gidiyordu.
Kırlangıçlar dağınık ve iç karartıcı yıkıntılar arasında uzun ince sivrikuyruklarıyla havayı kırparak, yeşil, mor, uçuyordu. Su kuyularının kenarındaki yalaklar kupkuru, dikenli; alacalı benekli böcekler, sarıca karıncalar, tüylerine yapışmış çiçek tozlarıyla balarıları, bal kokuları, çiçek kokuları, hayat kokuları, insan kokuları yoktu. Hayata doğru yürümeyi bırakmıştı her şey. Bu köy ıssızlığın yabanlığını evlerin her duvarında, taşında duyuyordu. Bu köy kimsesiz ıssız bırakılmıştı. Ölü gibiydi, gömüldüğünü algılıyordu, mezardaydı sanki. Ancak birkaç ocağın yanık yerleri, siyahlaşmış birkaç taş (sac ayak), kuyunun etrafına açılmış ince bir su arkı, evlerin viranelikleri, bahçe duvarlarının yıkıntıları tıka basa doluydu bir zamanların yaşanmışlık yükleriyle. Üzerinden seksen doksan yıl geçmiş, çoğu alametler de kalmamıştı.
Vakti zamanında isimleri Türkçe olan, duasını Türkçe yapan hıristiyan Karamanlıların yurduydu burası. Karadağ’ın oğulları kızları olmuşlar, bu dağı korumuşlardı. Yaban atları susuzluktan yanıp kavrulmasın diye yaz sıcağında kuyudan su çekip yalaklara dökmüşler, kışın açlık çekmesinler diye karların üstüne kuru yoncalar yığmışlardı. Soluklarıyla mercanköşklere, fesleğenlere, üzümlere can vermişler, nar ağaçları onların nefesleriyle çiçek açmıştı.
Sırf dinleri ayrı diye evleri, hayatları, geçmişleri, gelecekleri başlarına yıkılmış, mübadeleye tabi tutularak Anadolu’dan göç ettirilmişlerdi zorla. Binlerce yıllık ana kucaklarından, baba ocaklarından dipçik zoruyla koparılmışlardı.
Bir gün zabitler gelmiş; “siz hıristiyansınız, buralar müslüman toprakları buralardan gidin,” demişlerdi. Kadının biri, küçük kızının bezden bebeğinin eksik olan yüzünü bile yapamamıştı. Yemekleri tencerelerde kalmıştı.
Koyun sürüsü gibi önce trenlere doldurulup İzmir’e, oradan da gemilerle Yunanistan’a gönderilmişlerdi. Yürek paralayan sahneler yaşanmıştı. “Biz sizdeniz, göndermeyin” yalvarmalarıyla tıpkı o eski, acıklı hikâyelerdeki yalınayak, karlara düşmüş, yetim çocuklar gibi ağlamışlardı.
Tek kelime yunanca bilmeyen insanların inandığı dinden dolayı sevdiği topraklardan bir anda sökülüp atılması ne kadar acıydı. Konuştukları dil Türkçeydi, başka dil bilmezlerdi. Türkçe dışında dil bilmediklerinden, gelenekleri farklı olduğundan Rumlar ile anlaşmakta zorlanmışlardı. Bu yüzden Yunanistan’da da ‘Türk tohumu’ diye aşağılanmışlar, Yunanlı olarak kabul edilmemişlerdi. Gittikleri Batı Trakya’da, biraz da Anadolu’yu hatırlamak için olsa gerek, ‘Karaman’ adını verdikleri bir yerleşim birimi kurmuşlardı.
Yerinden yurdundan edilen insanlar, yeni ülkelerinde neredeyse yoktan var olmaya çalışmışlar; bazıları hiç bilmedikleri bir dili, bazıları hiç ekmedikleri bir ürünü, bazıları da hiç alışık olmadıkları yaşam biçimlerini öğrenmeye çalışmışlar; ‘kökü toprakta kalmış kendi kesilmiş ağacın sızısı’nı ömür boyu yaşamışlar, Anadolu’daki güzel günlerine sığınmışlar, belki de ‘içlerindeki bitmeyen ağrıyı dindirecek’ teselliyi, sonsuzluk özlemiyle engin sarı ovalarında aramışlardı. Çünkü giderken Karadağ’ı da götürmüşlerdi yanlarında. Doğdukları büyüdükleri yerlerle buranın bir tek benzerliği bile yoktu. Bir tek yılkı atı yoktu, kıvrık boynuzlu bir tek dağ keçisi, bir kaval sesi bile yoktu. Bir çıtırtı bile yoktu. İçinde düş bulunmayan yabancı bir yerdi bu sürüldükleri yerler. Geldikleri yerleri rüyalarında görüyorlardı. Bir kuş gibi yakalanmışlar uçamıyorlardı gönüllerinin dilediği yere. Her yaprakta, her otta, her sürüngende, her çiçekte, her böcekte gözlerine vuruyordu ışıklaşan Karadağ…
Eski bir yanardağdı Karadağ.
Bir yer sarsıntısı ile yatağından fırlamış, ateşe boğan lavını püskürtmüştü. Zamanda çürümüş, sonsuzca, içinin alevini fışkırta fışkırta kendini kendi yaratmış, dönüşümü döngüyü vurgulamıştı dünyanın en büyük ovasının ortasında. Yanardağın özeğinden püskürmüş küller, şişkin, koyu, gözenekli, çıtırtılı taşlar. Yanardağın ayak izleri… Bu taşlar sonsuz bir döngü içerisinde dağın volkanik kanatlı ruhunu göğe yükseltiyordu. İşte bu taşların dibinden pırıl pırıl bir pınar kaynıyordu. Nefti yosunlar, billursu dalga kıvrımları, kenarlarda eşsiz güzellikler yaratıyordu. Bu kaynağın başında kesme taştan bir çeşme bulunmaktaydı. Gelin olup başka köye giden hüzünlü gelinler merhametli bir aileye gitmeyi hayal ederek, şansı, bereketi, sağlığı dileyerek bu çeşmenin teknesindeki suya gümüş para atarlar, dağ menekşelerinin kokusunu duyarlar, suyun aksinde çemberlerindeki gül oyaları, kırmızıyı, maviyi görürlerdi.
Atların yanı sıra, dağda yaşayan tüm canlılar bu çeşmenin yalaklarından su içerdi. Bu mavi çiçekli yarpuz kokulu su tüm canlılara güç kuvvet verirdi. Çeşmenin üstünde, kilim desenlerinde sıklıkla rastlanan alageyiği kovalarken kaybolan avcı motifiyle, altında şu yazı vardı:
“Geyik de çekti beni kendi dağına.”
Çeşmeden yalaklara akan su yazın yok denecek kadar azalır, bazen de damla damla akardı. Yılkı atlarının iniltisi de o zaman başlardı. At sürüleri bir damla su için çeşmenin başında saatlerce beklerken, yalaklara azar azar düşen her damla su, atlar için kavga sebebiydi. Eğer atlar o gün şanslıysa, oradan geçen bir köylünün ya da bir çobanın, yakınlardaki eski sarnıçlardan kovalarla çektiği suyla susuzluklarını giderebilirlerdi ancak.
Karadağ’a bahar gelince, otların çiçeklenişi, toprağın kokusu, Kâzımkarabekir’den, Çumra’dan, Karaman’dan duyulurdu. Boz, mavi, yeşil, çıtırdayan yalım kırmızısı toprakları, sivri kayalıkları, bal özlü çiçekleri, ipek gibi yeşil otları, üvezleri, kuşları, ak bulutlarıyla baharın eski şarkısı çalınca, sanki bütün varlıklar tüm enerjilerini o kısacık ana saklamış, o ana sığdırabilmek istermiş gibi var güçleriyle çıldırırlardı. Oğullarını veren arıların vızıltıları. Börtü böcek fısıltıları. Sinekleri yemek için dönüp dolaşan kırlangıçların kanat çırpışları. Sabah sislerinin, çayırlar üstünde akşam buğularının içinde suyunu akıtan eski çeşme. Kim bilir hangi binlerce varlığın akisleri büyük davetlerle atları çağırırdı…”

HASAN BARAN
TELKADIN’IN İKİNCİ BASKISINDAN ALINTI

Facebook Yorumlar

Facebook Yorumlar