banner56

Hadis Rivayetinin/Okumalarının Kaygan Zemini!..

Hadis Rivayetinin/Okumalarının Kaygan Zemini!.. “Hadisle Amel Etmenin Şartları Ya da Her Hadisle Amel Edilir mi?” başlıklı yazımızda, hadislerle amel etme konusunda çok dikkatli olunması gerektiğini, muhaddisler tarafından sahih olarak kabul edilen birçok hadise fakihler tarafından itibar edilmediğini ve hadis sahasının kaygan bir zemin olduğunu ifade etmiştik. Kur’ân meâlciliğinin yanında Hadis meâlciliğininde hızla yaygınlaştığı modern zamanlarda, sırf “hadisle amel/hadise ittibâ” gibi iddialı/yaldızlı söylemlerle hadis rivayetinin/okumalarının yapılamayacağının bilinmesi gerekmektedir. Hadislerin sahihini sakiminden, sağlam olanını illetli olanından, ma’mûlün bih olanıyla ma’mûlün bih olmayanını birbirinden ayıracak yeterliliği ve kabiliyeti olmayan, büyük bir okyanus mesabesinde olan hadis ilimlerini, okyanusa batırılan parmağın ucunda kalan damladan ibaret gören bir yaklaşım ve zihniyetle hadis okumaları yapmak büyük bir fitne ve fesadı da beraberinde getirecektir. On dört asırdır nesilden nesile aktarılan İslâm zihniyetinin kodlarıyla oynandığı ve zihin kodlarının çözüldüğü ve zeminin epeyce kayganlaştığı modern zamanlarda konunun hassasiyeti daha da artmakta, konu üzerinde daha titiz ve dikkatli durulması gerekmektedir. Sahih hadis tanımlanırken “senedi muttasıl, ravileri sika ve şâzz ve illetten salim olan hadistir” ifadesinde geçen “şâzz ve illetten salim olmak” şartı; ayrıca özellikle Hanefîlerin üzerinde durduğu “manevî inkıtâ” konusu asla göz ardı edilmemelidir. Sahih hadisin tanımında geçen “şâzz ve illetten salim olmak” kaydı, bir hadisin sahih olması için senedinin muttasıl ve ravilerinin sika olmasının yeterli olmadığına bir nevi vurgudur. Bir hadisin sahih kabul edilmesi ve amele konu olabilmesi için şâzz ve illetten uzak olması de gerekmektedir. Bu noktada hadislere ârız olabilecek illetlerin bilinmesinin zarureti aşikârdır. Ebû Muhammed Abdullah b. Muhammed b. Sîd el-Batalyevsî (521/1127), hadislerde bulunabilecek, diğer bir tabirle hadislere ârız olabilecek illetlerin sekiz tane olduğunu ifade etmekte ve bunları, isnâdın/senedin bozukluğu, mana ile nakil, i’rabı bilmemek, tashif, iskat, sebebin naklinden gaflet, hadisin bir kısmını işitmeme, sahifelerden nakil şeklinde sıralamaktadır.(1) Konunun daha iyi anlaşılması açısından bunları maddeler halinde kısaca örneklendirelim: 1- Hadislerde bulunabilecek en önemli/yaygın ve en meşhur illet, isnadın bozukluğudur. Öyle ki, bazıları isnadın sahih/senedin muttasıl ve ravilerin sika olmasını bir hadisin sahih kabul edilmesi için yeterli olduğunu söylemişlerdir.(2). Oysaki isnad sahih olduğu halde, yani ravileri adalet ve zabt sahibi/sika oldukları halde, gelecek örneklerden de anlaşılacağı üzere, onların kasıtları olmaksızın hadislere bir takım durumlar/illetler ârız olabilir. İsnadın bozukluğu, hadisin Mürsel olması, senedinin muttasıl olmaması, ravilerinden bazılarının bid’atçı ya da yalan ile itham edilmiş veya ahmaklık ve gaflet ile meşhur olması gibi sebeplerle olabilir. Ayrıca ravinin dünyaya hırslı, devlet büyükleriyle düşüp kalkması gibi sebeplerle hadisin ravilerini değiştirmesi de isnad da bozukluk/fesat oluşturur. Abdülmelik b. Mervan’a hitaben irad olunan; ولستُ وإن قُرِّبْتُ يوما ببائعٍ / خَلاَقِى ولا دِينِى ابتغاءَ التَّحَبُّبِ “Ben bir gün olsun, sevgi kazanmak için nasibimi ve dinimi satarak yakınlaştırılmış değilim” şeklindeki bu şiir,(3) tamah ve hırsın, değil hadisleri ahlâkı da dini de bozabileceğine en güzel örneklerden biridir.(4) Muhaddisler konuyla ilgili azami gayret göstermişler, konu üzerinde hassasiyetle durmuşlar ve pek çok hizmetlerde bulunarak ravilerin zayıf olanlarını, yalancılıkla itham edilenlerini, hadis uyduranlarını ve isnadların durumlarını bizlere beyan etmişlerdir. Konuyla ilgili mevzûat ve nakd-i ricâl kitapları mütalaa edilirse hayret ve takdir etmemek mümkün değildir.(5) 2- Hadislerde meydana gelebilecek ikinci illet, hadis-i şerifleri aynı lafızlarla değil de mana ile nakletmektir. Mana ile hadis rivayetinin câiz olup olmadığı muhaddisler arasında ihtilaflı olup bazı âlimler mana ile hadis rivayetinin câiz olmadığı görüşünde olsa da muhaddislerin çoğu, mana ile rivayeti câiz görmüş ve hadislerin pek çoğu Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem’in söylediği lafızlarla değil mana ile rivayet edilmişlerdir. Bu sebeple aynı manada olan bir hadisin lafızları çoğu kere çeşitli ve muhtelif lügatlarla rivayet edildiği, bazısında fazla olan lafızların hadisin diğer rivayetlerinde bulunmadığı görülebilmektedir. İnsanların iş ve durumlarının, özelliklerinin, akıl ve fehimlerinin farklı farklı olması sebebiyle, bir hadisten anladıkları mana da farklı farklı olabilecektir. Ravi, işittiği bir hadisi, ona rivayet eden zatın murad ettiği manayı tasavvur edemeyip başka bir mana tasavvur edebilir ve kendisinin tasavvur ettiği/anladığı manayı başka bir lafız ile söylerse/rivayet ederse herhangi bir kastı olmaksızın işittiğinin aksini ifade etmiş olabilir. Ayrıca müşterek lafızların bulunması ve bir lafzın birkaç manaya muhtemel bulunması sebebiyle hadis-i şeriften murad edilen manayı anlamak, ancak başka bir delille ya da başka bir hadisle mümkün olabilir. Hadis mana ile rivayet edildiği zaman, Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem başka bir manayı kasdettiği halde, ravi kendi anladığı mana ile rivayet ettiğinden Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem’in kasdettiği mananın aksini/zıddını, böyle bir niyeti/kastı olmasa da nakletmiş olabilir.(6) 3- Herhangi bir dilde yazılan metni anlama ve yorumlamada en önemli faktörlerden birinin o dilin gramer bilgisine sahip olmak olduğu inkâr edilemez. Bu durum, Arapça açısından düşünüldüğünde dil bilgisinin daha bir önemli olduğu aşikârdır. Bu sebeple bir hadisin rivayetinde ve anlama ve yorumlanmasında Arapça dil kurallarını, özellikle i’rabı bilmek, kimsenin inkâr edemeyeceği kadar önemlidir. Arap dilinde her bir mana için o manaya delâlet edecek bir lafız vaz’ olunmadığından, Arapça dil kurallarını/i’rabı bilmek Arapça bir metni anlama ve yorumlamada vazgeçilmez bir faktördür. Arap dilinde bir lafız birbirine zıt manalara delâlet edebilir ve bu birbirine zıt manalar ancak hareke ile ayırt edilebilir. "مصور" lafzı örneğinde olduğu gibi, fâil ile mef’ûl arasında harekeden/ref’ ve nasbdan başka bir fark yoktur. Eğer "مصور" lafzı "مُصَوِّر" olarak telaffuz edilirse ism-i fâil, "مُصَوَّر" olarak telaffuz edilirse ism-i mefûl olur ve bunlar harekeden başka bir şeyle ayırt edilemezler. Arap dilini bilmeyen bir kimse, okuduğu bir hadiste fâil/merfû olarak telaffuz etmesi gereken bir lafzı mef’ûl/mansûb olarak telaffuz ederse, farklı bir mananın ötesinde birbirine zıt mana ortaya koymuş olur. "هو الاول والاخر" âyet-i celilesinde(7) âhir kelimesindeki “hâ” meftûh okunursa küfür ve şirk, “hâ” meksûr okunursa iman ve tevhiddir. Keza, "هو الخالق البارئ المصور" âyet-i kerimesindeki(8) “musavvir” lafz-ı şerifi, ism-i mef’ûl sigasıyla okunursa küfür, ism-i fâil sigasıyla okunursa tevhid ve imandır. Bu iki örnekte de görüldüğü gibi küfür ve imanı bir birinden ayıran sadece bir tek harekedir. Keza, "ويل يومئذ للمكذبين" âyet-i kerimesindeki(9) “mükezzibin” lafz-ı şerifi, ism-i mef’ûl sigasıyla okunursa “yalanlananlara yazıklar olsun” şeklinde mana başka, ism-i fâil sigasıyla okunursa “yalanlayanlara yazıklar olsun” şeklinde mana başka olur.(10) 4- Hadislerde meydana gelebilecek illetlerden dördüncüsü tashif ya da tahriftir. Sözlükte tashîf, “bir sayfada birbirine benzeyen harflerden oluşan kelimeleri yanlış okumak, yanlış yazmak veya yanlış rivayet etmek” demektir. Tasahhuf “birbirine benzeyen harflerin sayfada hatalı kaydedilmesi” anlamına gelir. Hadis ilminde ise, “senedde veya metinde birbirine benzeyen harflerin yanlış okunması” demektir. Bu şekilde nakledilen hadise musahhaf adı verilir. Tahrîf ise, “bir kelimede harf değiştirmek veya kelimeye harf eklemek, harflerin yerlerini yahut kelimeyi bütünüyle değiştirmek suretiyle yapılan hatalardır.” Tashîf konusu kaynaklarda genellikle tahrifle birlikte ele alınmış, bazı müellifler bunları eş anlamlı gibi kullanmıştır.(11) Tashif, bir hadisin senedinde/ravi isimlerinde meydana gelebileceği gibi metninde de meydana gelebilir. Hadislerde meydana gelen tashif, mananın değişmesine hatta birbirine zıt manaların ortaya çıkmasına sebep olabilir. أفرع (fâ ile) “saçı tam olan”, أقرع (kâf ile) “dazlak” demektir ve manaları birbirine zıttır. Herhangisi tashif olunursa mana tamamıyla murad olunan mananın tersine dönüşmüş olur. Mi’rac olayının anlatıldığı bir rivayetin(12) sonunda "ثُمَّ أُدْخِلْتُ الْجَنَّةَ فَإِذَا فِيهَا جَنَابِذُ اللُّؤْلُؤَ وَإِذَا تُرَابُهَا الْمِسْكُ" “Sonra beni cennete koydular. Ne göreyim cennette inciden kubbeler var, toprağı da misk…” şeklinde varid olan metindeki "جنابذ اللؤلؤ" lafızları, bazı muhaddisler tarafından "حبائل اللؤلؤ" şeklinde rivayet edilmiştir ki, "جنابذ" kelimesi, "جنبذ" kelimesinin cemisidir. "جنبذ" “kubbe” manasınadır ki, “künbed” olarak bilinir. "حبائل" de "حبالة" kelimesinin cemisi olup, “vahşi hayvanların avlandığı ağ” manasınadır. Aynı şekilde "نحن يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَلَى كَوْمٍ" “Biz kıyamet günü bir tepenin üzerine geleceğiz” hadisini de bazı raviler tashif ederek, "نحن يوم القيامة على كذا" olarak yazmış, bu şekilde yazılmış olan nüshayı okuyanlar ne olduğunu anlayamamışlar, okuyan kişiyi diğer kitaplara bakması ve uyarıda bulunmak için bu metnin yanına "اُنْظُرْ" kelimesini ilave etmişler, metni bu şekilde gören bir şahıs da "اُنْظُرْ" kelimesini hadisin metninden zannederek metne katmıştır. İşin ilginci bu şekliyle bu hadis-i şerif, "نحن يوم القيامة عن كذا وكذا انْظُرْ" şeklinde Sahih-i Müslim’de de yer almıştır.(13) Sahih-i Müslim’in tercüme ve şerhini yapan Ahmed Davudoğlu, “bu hadis, Sahih-i Müslim’in bütün nüshalarında, böyle anlaşılması pek güç, karmakarışık bir halde rivayet edilmiştir” derken, İmam Nevevî de, “mütekaddim ve müteahhir bütün âlimlerin, bu hadisin lafzında tashif, tağyir ve karışıklık olduğunda ittifak ettiklerini” söylemektedir.(14) 5- Hadislerde meydana gelen illetlerden beşincisi, manayı bozacak/değiştirecek bir şeyin düşürülmesidir. Bazı hadisler böyle manayı bozacak bazı lafızlar düşürülerek rivayet edilmiştir ki, bu durum hadisler arasında teâruza sebep olmuştur.(15) Buna, İbn Mes’ûd’a “leyletü’l-cin” ile ilgili sorulan soru ve İbn Mes’ûd’un buna verdiği cevabı içeren rivayetler örnek olarak verilebilir. Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem’in cinlerle buluştuğu geceyle ilgili olarak İbn Mes’ûd’a, “herhangi biriniz, cinlerle buluştuğu gece Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem ile birlikte bulundu mu?” sorusuna karşılık İbn Mes’ûd radıyallahü anh’den, "ما شَهِدَهَا مِنَّا أَحَدٌ" “bizden kimse o olaya şahid olmadı”; ve "أنه رأى قومًا من الزُّطّ" “O, cinlerden bir topluluğu gördü” şeklinde iki farklı rivayet vardır.(16) Birinci rivayet, İbn Mes’ûd’un cinleri görmediğine, ikinci rivayet ise cinleri gördüğüne delâlet etmektedir ki, bu iki rivayet arasında teâruz vardır. Oysa birinci rivayette "غَيْرِي" lafzı düşmüştür ki, birinci rivayet "ما شَهِدَهَا منا أَحَدٌ غَيْرِى" “Bizden, benden başka hiç kimse o olaya şahid olmadı” şeklindedir(17) ve bu durumda hadisler arasındaki teâruz/çelişki ortadan kalkmaktadır. 6- Hadislerde meydana gelebilecek illetlerden altıncısı hadislerin vürûd sebeplerini bilmemektir. Hadislerin vürûd sebeplerinin bilinmemesi sebebiyle bir hadis ya başka bir hadisle teâruz eder görünüyor ya da hadiste işkâl meydana geliyor. Benî Urayne’nin irtidat etmeleri ve develeri gasp etmeleri sonucu yakalanıp Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem’in huzuruna getirilmeleri, onların elleri ve ayaklarının kesilerek gözlerine mil çekilmesi emrolundu ve Hârre denilen mevkiye bırakıldıklarıyla ilgili rivayet(18) göz önüne alındığında, hadisin sebeb-i vürudu bilinmediği zaman suç-ceza dengesi açısından bir söz konusu olacaktır. Ayrıca Urayne hadisine muârız olarak, “Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) müsle yapmaktan nehyetti” hadisi rivayet edilmiştir(19) ki, iki hadis arasında bir çelişki meydana gelmektedir. Oysa Benî Urayne ile ilgili rivayetin sebeb-i vürûdu bilinirse hem işkâl hem de teâruz/çelişki ortadan kalkacaktır. Urayne ve Ukl kabilesinden yedi sekiz kişilik bir grup Medine’ye gelerek Müslüman oldular. Ancak Medine’deki ikametleri esnasında, Medine’nin havası kendilerine ağır geldi ve hastalandılar. Renkleri soldu, zayıf ve bitap bir hale düştüler. Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem’e müracaat ederek, şehri terk edip develerin yanına gitmek istediler. Rasulullah da develerin yanına gitmelerine izin verdi ve tedavi olmaları için, develerin idrar ve sütlerini içmelerini tavsiye etti. Develer, Küba civarında, Zü'l-Hader denilen yerde idi. Sayıları 15 kadar olan bu develer sağılıyordu. Bir kısmı zekat devesi, bir kısmı da Rasulullah’ın şahsi malı idi. Adamlar develerin yanına gittiler, Efendimizin tavsiyesi istikametinde süt ve idrarlarından içtiler. Allah’ın izni ile tedavi oldular, iyileşip kendilerine gelince, irtidat ettiler ve develerden birisini kestiler. Çobanlardan birisinin de ellerini ve ayaklarını kestiler, gözlerine diken batırarak oydular ve güneşin ortasında ölüme terk ettiler. Geri kalan develeri de alıp götürdüler. Sağ kalan çoban, Medine’ye gelerek hâdiseyi Rasulullah’a haber verdi. Rasulullah hemen peşlerinden yirmi kişilik bir süvari müfrezesi gönderdi. İçlerinde iz sürücüler de vardı. Başlarında Kürz b. Cabir el-Cihrî bulunan bir müfreze kısa zamanda bunları yakalayıp Rasulullah’a getirdi. Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem de onları kendi yaptıklarına uygun bir şekilde cezalandırdı. Ellerini ve ayaklarını kestirdi, gözlerine mil çektirdi ve Hârre denilen yere güneşin altına attırdı.(20) Urayneliler çobanların ellerini ve ayaklarını kesmişler, gözlerine mil çekmişlerdi. Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, Uraynelileri fiillerinin misliyle cezalandırdı. Uraynelilerin suçları hem irtidad, hem gasb ve yağmalama, hem de el ve ayak kesmek, mil çekmek suretiyle adam öldürmekti. Bu yaptıklarına karşı da cezaların en şiddetlisi ile cezalandırılmışlardır. 7- Hadislerde meydana gelebilecek illetlerden yedincisi muhaddisin, hadisin bir kısmını işitip bir kısmını işitmemesidir. Ebû Hureyre radıyallahü anh’den rivayet edilen “Uğursuzluk üç şeydedir” şeklindeki hadis,(21) “hastalığın(sebepsiz olarak) bulaşması, (uğursuzluk getiren) baykuş, (insanların kaderine hükmeden bir) yıldız batması, (karında bulunan bir yılanın hareketlerinden doğan ve başkalarına bulaşan bir) karın ağrısı yoktur” hadis-i şerifine(22) muârızdır. Ebû Hureyre’nin “Uğursuzluk üç şeydedir” şeklindeki rivayeti hazreti Âişe’ye haber verilir, hazreti Âişe öfkelenir ve “vallahi Rasûl-i Ekrem böyle dememiştir, ancak, “cahiliye ehli üç şeyde uğursuzluk olduğuna inanırlardı” demiştir, Ebu Hureyre hadisin evvelini işitmemiştir” der.(23) Rivayetlerden de anlaşıldığı üzere, bir hadisin tamamını işitmeden yapılan hadis rivayeti hadisin anlamına tam tersine döndürebilmekte ve çelişkilere sebep olabilmektedir. 8- Hadislerde meydana gelebilecek sekizinci illet hadisleri hadis imamlarından işitmeksizin doğrudan kitaplardan nakletmektir.(24) Aslında bu konu sadece hadis ilmiyle ilgili değil bütün ilim dallarıyla ilgili olan bir husustur. “İlim Öğrenmede İki Önemli Faktör: Hoca Ve Kitap” başlıklı yazımıza da ifade ettiğimiz gibi, ilim kitaplardan değil hocalardan tahsil edilir. İlmi hocalardan değil kitaplardan tahsil etmeye çalışmanın birçok fitne ve zararları vardır. Hadis ilmi/rivayeti söz konusu ise, hadisi erbabından ve sahih ve muteber kitaplardan nakletmek önem arz eder. Hadislerin sahihini sakiminden, sağlam olanını illetli olanından ayıramayan, gördüğü/okuduğu her rivayeti sahih hadismiş gibi algılayan, hadis sahih olsa bile o hadisle amel edilip edilmediğini bilmeyen kimselerin hadis okuması ya da hadis rivayet etmesi pek çok problemleri de beraberinde getirecektir. Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem’e ittiba, hadislerle amel etmek gibi iyi niyetle yola çıkılmış olsa bile, yolun riskli, zeminin kaygan olduğu; ayrıca cehennem yollarının iyi niyet taşlarıyla döşeli olduğu asla unutulmamalıdır. Düşünce Akla Düşünce --- "İnsana en çok acı veren şey, söyledikleriyle söylemek istedikleri arasındaki uçurumdur." (Dostoyevski) --- “Zaferin bin tane babası vardır ancak mağlubiyet yetimdir.” --- “Kadılar müftüler fetva yazarsa İşte kemend işte boynum asarsa İşte hançer işte kellem keserse Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan” (Pir Sultan) Selam ve duâ ile… 28.08.2019

_______________________________________________________ (1) Batalyevsî, Abdullah b. Muhammed b. Seyyid el-Batalyevsî, el-İnsâf fi’t-tenbih ale’l meânî ve’l-esbâb elletî evcebeti’l-ihtilâf, s. 157, Thk: Muhammed Rıdvan ed-Dâye, Beyrut, 1403. (2) Hattâbî, Meʿâlimü’s-Sünen, I, 6, Nşr: Abdüsselâm Abdüşşâfî Muhammed, Beyrut 1411/1991. Sahih hadisle ilgili geniş bilgi için bak. Ahmed Nâim, Tecrîd-i Sarîh Tercümesi ve Şerhi, I, 192-198, İstanbul 2018. (3) Tebrîzî, Yahya b. Ali b. Muhammed eş-Şeybânî (502), Şerhu Dîvâni’l-hamâse, s. 142, Dâru’l-kalem, Beyrut, Tarihsiz; Merzûkî, Ebû Ali Ahmed b. Muhammed b. el-Hasen, Şerhu Dîvâni’l-hamâse, s. 275, Beyrut 1424/2003. (4) Batalyevsî, el-İnsaf, s.161; Cezairî, Tahir el-Cezairî ed-Dimeşkî, Tevcîhü’n Nazar ila Usûli’l Eser, II, 751, Thk: Ebdülfettah Ebu Gudde, Halep 1416/1995. (5) Bak: Batalyevsî, el-İnsâf, s. 158-164. (6) Bak: Batalyevsî, el-İnsâf, s.164-170. (7) Hadîd 57/3. (8) Haşr 59/24. (9) Mürselat 77/34, 40, 45, 47, 49; Mutaffifin 83/10. (10) Batalyevsî, el-İnsâf, s.170-172. (11) Bak: Emrullah İşler, "Tashîf", TDV İslâm Ansiklopedisi, XXXX, 128, İstanbul 2011. (12) Buhârî, “Enbiya” 5; Müslim, “İman” 263. (13) Müslim, “İman” 316; Ahmed, el-Müsned, III, 345. (14) Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, I, 188, İstanbul 1977-1983; Nevevî, el-Minhâc, III, 47, Dâru ihyâi’t-türâsi’l Arabî, 1392. (15) Batalyevsî, el-İnsâf, s.177. (16) Bak: Müslim, “Salat” 150, 152; Ebu Davud, “Tahare” 42; Tirmizî, “Tefsir” 47; İbn Huzeyme, es-Sahih, H: 82; İbn Kuteybe, Te’vilü muhtelifi’l-hadîs, s. 104. (17) Batalyevsî, el-İnsâf, 178. (18) Buhârî, “Vudû’” 62, “Zekât” 68, “Cihad” 152, “Meğâzî” 36; Müslim, “Kasâme” 9, 10; Ebu Davud, “Hudûd” 3; Tirmizî, “Tahâre” 55; Nesâî, “Tahâre” 191, “Tahrîmü’d-dem” 7; İbn Mace, “Hudûd” 20. (19) Buhârî, “Meğâzî” 36; Ebû Davud, “Cihâd” 120, “Hudûd” 3; Nesâî, “Tahrîmü’d-dem” 10; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, IX, 117. (20) Ahmet Necati Yeniel, Ebû Davud Şerhi, I, 163, 164. (21) Buhârî, “Nikâh” 17; Müslim, “Selâm” 118, 119; Ebû Davud, “Tıb” 24; Tirmizî, “Edeb” 58; İbn Mâce, “Nikâh” 55; Muvatta‘, “İsti’zan” 8; Abdurrazzak, el-Musannef, H: 19527, 19528. (22) Buhârî, “Tıb” 43, 44, 45, 54; Müslim, “Selâm” 113, 114, 116; Ebû Davud, “Tıb” 24; İbn Mâce, “Nikâh” 55; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, VII, 351. (23) Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, VIII, 241; Zerkeşî, el-İcâbe, 78-81; İbn Kuteybe, Te’vilü muhtelifi’l-hadîs, s. 194. (24) Batalyevsî, el-İnsâf, s.188.

YORUM EKLE

banner23

banner22